Soğuk Savaşın Sıcak Cephesinde Bir Türk Neferi
Kore'nin karlı dağlarında dondurucu soğukla ve ateşle imtihan olan bir Türk gazisinin, cephe gerisinde filizlenen umudun ve insanlığın hikâyesi.
O sabah, Seul'ün kuzeyindeki bir tepeye mevzilenmişti. Üzerinde, Anadolu'dan getirdiği yün çorap, cebinde ise köyünden ayrılırken annesinin verdiği, içi toprak dolu küçük bir bez keseydi. 1950'nin sonbaharıydı ve dünya, iki kutup arasında sıkışmışken, o ve arkadaşları, adını bile tam telaffuz edemedikleri bir yarımadada, özgürlük için savaşıyorlardı. Türk Tugayı'nın bir neferi olarak, ne kadar uzakta olursa olsun, vatanın sınırlarını savunmanın gururunu taşıyordu. Ancak gurur, o sabahki puslu havada, kendisine siper olan toprağın soğukluğu kadar ağır ve gerçekti.
Çatışmalar, insanın tahayyülünü zorlayan bir şiddetteydi. Makineli tüfek sesleri, kulaklarında uğultuya dönüşüyor; top mermileri, zemini sarsarak herkesin yüreğine korku salıyordu. Bu gazimiz, ilk kez bu kadar yakından gördüğü ölümün soğuk yüzüne rağmen, yanındaki arkadaşının sırtına dokunarak cesaret vermeye çalışıyordu. Birbirlerinin isimlerini bile tam bilmiyorlardı; biri İzmirliydi, diğeri Trabzonlu, bir diğeri ise Konyalı. Ama aynı dili konuşuyor, aynı duaları ediyor ve aynı toprak için canlarını ortaya koyuyorlardı. O an, siperde paylaşılan bir lokum, cephedeki en büyük kardeşlik nişanesiydi.
Geceler, gündüzlerden daha zordu. Hava o kadar soğuktu ki, nefes almak bile ciğerlerini yakıyor, parmaklar tetikte donuyordu. Siperde uyumaya çalışırken, gökyüzündeki yıldızların altında, memleketinin sıcak yaz gecelerini düşünüyor, harman yerinde oynanan halayları, annesinin tandırda pişirdiği ekmeğin kokusunu hayal ediyordu. Bu hayaller, onun en büyük kaçışıydı. Ama bir gece, düşmanın ani bir taarruzuyla uyandı. Ordu komutanının emriyle, bir grup arkadaşıyla birlikte, stratejik bir tepeyi korumak için gönderildiler. O gece, tarihe 'Kanlı Tepe' olarak geçecek bir savunmanın parçası oldular. Şafak söktüğünde, yanındaki birçok arkadaşı artık yoktu; ama tepe, Türk bayrağının gölgesinde, onların kanıyla yoğrulmuş toprakta dimdik ayakta duruyordu.
Savaşın acımasızlığı, bazen bir çocuğun gözlerinde anlam buluyordu. Çatışmaların dindiği kısa bir an, siperlerinin yakınına gelen, eli boş, üstü başı yırtık bir Koreli çocuk gördü. Çocuk, korkuyla iri iri açılmış gözlerle ona bakıyordu. Gazi, cebinde sakladığı son bisküviyi çıkarıp, çocuğa uzattı. Çocuk önce tereddüt etti, sonra bisküviyi kaptığı gibi koşarak uzaklaştı. O an, savaşın ortasında bile insanlığın filizlenebileceğini, düşmanın aslında bir millet değil, savaşın kendisi olduğunu anladı. Bu küçük jest, onun yüreğinde, savaşın yarattığı tüm tahribata rağmen, umudun hâlâ var olduğuna dair bir inanç oluşturdu.
Aylar geçti, mevsimler değişti. Yaralandığında, bir sedyede, gökyüzüne bakarken, hayatta olduğu için şükretti. Ama asıl şükrü, cephedeki arkadaşlarının mektuplarını okurken hissetti. Onlar, cephe gerisinde, yaralıları tedavi eden hemşireler, erzak taşıyan şoförler ve dua eden analardı. Bu gazimiz, savaşın sadece cephede değil, her yerde kazanıldığını gördü. Bir gece, telsizden duyduğu bir haberle yüreği ağzına geldi: Ateşkes görüşmeleri başlamıştı. Ama o, savaşın bitmeyeceğini, düşmanın hâlâ tetikte olduğunu biliyordu. Yine de umut, cebindeki toprak kesesi gibi, sıcaklığını koruyordu.
Nihayet, 1953 yazında ateşkes imzalandığında, o hâlâ siperdeydi. Ancak artık silah sesleri kesilmişti. Tugayının bir parçası olarak, geçit töreninde yürürken, gözleri dolu doluydu. Ne kadar çok arkadaşını toprağa vermişti; ama onların hatırası, bu topraklarda ebediyen yaşayacaktı. Türkiye'ye döndüğünde, köyüne ayak bastığında, annesinin boynuna sarıldı ve hiçbir şey söylemeden, cebinden çıkardığı o toprak kesesini avucuna aldı. O toprak, artık sadece Anadolu'nun değil, Kore'nin de kokusunu taşıyordu. Bir gazi olarak, her yıl 18 Mart'ta ve 25 Eylül'de, şehitlerini anarken, hep aynı cümleyi söylerdi: "Biz orada, insanlık için savaştık." Ve eklerdi: "Ama asıl savaş, her gün, insanın kendi içinde verdiği savaştır."
Bugün, o gazi anlatırken, gençlerin gözlerindeki merakı görünce, onlara savaşın kahramanlıklarından değil, barışın kıymetinden bahsederdi. Çünkü o, savaşın ne demek olduğunu en iyi bilenlerden biriydi. Kore Savaşı, onun için bir madalya ya da bir kahramanlık hikâyesi değil; bir insanlık dersiydi. Cephede öğrendiği en büyük şey, düşmanın bile bir anne evladı olduğu ve savaşın asla bir çözüm olmadığıydı. Ve bu dersi, hayatının sonuna kadar, her fırsatta anlattı. Çünkü biliyordu ki, unutulan her savaş, yeniden yaşanmaya mahkûmdur.
Sizin de bir hikâyeniz var mı?
Gazi, şehit yakını ya da bir asker anısı taşıyan herkesin hikâyesi değerlidir.
Diğer hikâyeler