Kıbrıs'ta Bir Sabah: 1974'ün İzinde
Kırk yılı aşkın bir süre önce, bir gazi, Kıbrıs'ın tozlu yollarında yürürken yalnızca bir adayı değil, bir milletin onurunu taşıdığını bilmeden ilerledi. Bu hikâye, o sabahın sessiz çığlığını ve bir askerin kalbindeki vatan sevdasını anlatıyor.
O sabah, 20 Temmuz 1974, Ege'nin mavisiyle Kıbrıs'ın sarısı arasında bir yerde, bir gazi olarak ben değil, daha çocuk denecek yaşta bir asker olarak uyandım. Hava henüz aydınlanmamıştı; denizin üzerinde gri bir sis vardı. Bizler, Anadolu'nun dört bir yanından gelmiş neferlerdik; bazılarımızın eli daha düğününde tutmamış, bazılarımızın gözü köyündeki zeytin ağacında kalmıştı. Ama o an, hepimizin tek bir düşüncesi vardı: adadaki kardeşlerimiz. Emir geldiğinde, sessizce gemilerin güvertesine dizildik. Hiçbirimiz konuşmuyorduk; yalnızca gözlerimiz, ufuktaki karanlık çizgiye kilitlenmişti. O çizgi, bizim için bir sınır değil, bir kavuşma noktasıydı.
Çıkarma başladığında, sahildeki kumlar ayaklarımızın altında kayıyor, makineli tüfek sesleri kulaklarımızı dolduruyordu. Bir gazi olarak hatırlıyorum: yanımda, henüz yirmi yaşına basmamış bir er, düştüğünde hâlâ gülümsüyordu. Onun adını bilmiyorum; belki de bilmemek daha iyi. Ama o gülümseme, bana savaşın yalnızca toprak için değil, insanın içindeki umut için yapıldığını öğretti. İlerledikçe, köylerin sokaklarında yaşlı kadınlar bize su uzatıyor, çocuklar ellerindeki ekmek parçalarını paylaşıyordu. Biz, onların gözlerinde korku değil, bir kurtuluş umudu gördük. O an anladım ki, bu topraklarda akan kan, yalnızca bir çatışmanın değil, bir kaderin parçasıydı.
Günlerce süren çatışmaların ardından, bir sabah, tepeye tırmandığımızda karşımızda uzanan ovanın sessizliği bizi karşıladı. Rüzgâr, zeytin ağaçlarının yapraklarını hışırdatıyor; uzakta, bir kilisenin çanı çalıyordu. O sessizlik, savaşın gürültüsünden daha yüksekti. Bir gazi olarak, o anı düşündüğümde, gözlerim dolar: biz, orada yalnızca asker değildik; aynı zamanda birer elçiydik. Barışın ne demek olduğunu, bir çocuğun gülümsemesinde, bir annenin duasında öğrendik. Harekâtın sonuna doğru, bir köy meydanında yaşlı bir adam bana yaklaştı ve elime tutuşturduğu kırık bir tesbihle, 'Bu, dedemin dedesinden kalma,' dedi. 'Seninle birlikte huzur bulsun.' O tesbih, hâlâ evimde durur; her baktığımda, o adanın yalnızca haritada değil, yüreğimizde olduğunu hatırlarım.
Dönüş yolculuğu, gidişten daha ağırdı. Gemiler doluydu; ama herkesin içinde bir boşluk vardı. Kaybettiğimiz arkadaşlarımızın isimlerini fısıldayarak anıyor, ama onların kahramanlıklarını yüksek sesle söylüyorduk. Bir gazi olarak, o gemi güvertesinde, gökyüzüne bakarken şunu düşündüm: bu savaş, bir son değil, bir başlangıçtı. Kıbrıs'ta bıraktığımız toprak, artık bizim bir parçamızdı; oradaki insanlar, bizim ailemiz. Eve döndüğümde, köyümdeki insanlar bana kahraman gözüyle baktılar; ama ben, asıl kahramanların, adada kalanlar olduğunu biliyordum. Onlar, her sabah o topraklara selam veriyor, her akşam barış için dua ediyordu.
Bugün, elli yıl sonra, o sabahın anısı hâlâ taze. Bir gazi olarak, torunlarıma anlatıyorum: Kıbrıs, yalnızca bir ada değil; bir onur mührüdür. Orada dökülen kan, bir milletin bağımsızlık yeminidir. Ve ben, o yeminin tanığıyım. Her 20 Temmuz'da, gökyüzüne baktığımda, o sabahki sisin içinde kaybolan gemileri görürüm; ama şimdi biliyorum ki, o gemiler yalnızca asker taşımıyordu, bir milletin umudunu taşıyordu. Bu hatıra, benimle birlikte yaşayacak; çünkü bazı anılar, toprak gibidir, ne kadar zaman geçerse geçsin, kök salar.
Sizin de bir hikâyeniz var mı?
Gazi, şehit yakını ya da bir asker anısı taşıyan herkesin hikâyesi değerlidir.
Diğer hikâyeler