Çanakkale’nin Sesi: Dededen Toruna Bir Nakış
Bir avuç toprak, bir çift yün çorap ve bir cep saati... Çanakkale’de başlayan hikâye, bugün hâlâ bir ailenin sofrasında aynı heyecanla anlatılıyor.
Her ailenin bir hazinesi vardır; kiminde altın, kiminde fotoğraf. Bizimkinde ise bir avuç toprak, bir çift yün çorap ve bir cep saati vardı. Dedem, bu üç parçayı bana verirken hep aynı cümleyi kurardı: “Evlat, bunlar bizim Çanakkale’den kalma emanetimizdir.” O gün, henüz on yaşındaydım ve bu emanetlerin ne anlama geldiğini tam olarak kavrayamamıştım. Ama dedemin gözlerindeki ışık, bana bir şeyler anlatıyordu; o ışık, bir milletin destanının kıvılcımıydı.
Dedem, rahmetli babasından dinlediği hikâyeyi her anlatışında sanki ilk kez anlatıyormuş gibi heyecanlanırdı. “Büyük deden, Çanakkale’ye gönüllü yazılmıştı,” derdi. “O zamanlar bizim köyde herkes birbirini tanırdı. Büyük deden, saban demirini bırakıp tüfeği kucaklamıştı. Giderken köyün kadınları ona bir çift yün çorap örmüştü; işte bu çorap, o günden kalmadır.” Çorabın rengi solmuş, yünü yer yer incelmişti ama dedem onu her yıl bahar aylarında güneşe serer, “Nefes alsın” derdi. O çorap, sadece bir eşya değildi; bir vatan sevdasının, bir kadının duasının ve bir erkeğin vefasının simgesiydi.
Cep saati ise bambaşka bir hikâyeydi. Dedem, saatin kapağını açtığında içindeki küçük fotoğrafı gösterirdi. “Bu, büyük dedenin cep saatidir,” derdi. “Çanakkale’de siperdeyken bir şarapnel parçası saatinin üzerine gelmiş. Saat parçalanmış ama büyük dedenin göğsüne isabet eden parça, saat sayesinde zararsız kalmış. İşte bu yüzden o saat, bizim için bir can kurtaran oldu.” Saatin camı çatlak, kapağı ezikti; ama her çatlak, her ezik, bir hayatın kurtuluşunun öyküsünü anlatıyordu. Dedem, bu hikâyeyi anlatırken gözlerini kısar, “Şehitlik mertebesi büyüktür; ama gazilik de bir başka büyüklüktür,” derdi. O saat, bize sadece bir zamanı değil, bir milletin kader anını gösteriyordu.
Toprak ise en dokunaklı olanıydı. Dedem, o avuç toprağı bir bez parçasına sarıp saklardı. “Bu toprak, Çanakkale’nin şehit kanlarıyla yoğrulmuş toprağıdır,” derdi. “Büyük deden, savaş bittikten sonra bir gece siperden çıkıp, yanında yatan arkadaşlarının toprağından bir avuç almış. Onları köyümüze getirmiş; ‘Bu toprak, şehitlerimizin kokusudur,’ demiş.” Bu toprak, her yıl 18 Mart’ta bir bardak suyla ıslatılır, dualar okunurdu. Dedem, “Bu toprak, bize vatanın ne demek olduğunu öğretir,” derdi. O toprak, bir avuç kuru toprak gibi görünse de içinde binlerce yemin, binlerce dua ve binlerce gözyaşı saklıydı.
Zaman geçti, dedem vefat etti; ama emanetler bana kaldı. Şimdi ben de kendi torunlarıma bu hikâyeleri anlatıyorum. Onlara cep saatini gösterirken, “Bu saat, dedenizin dedesinin göğsünü korudu; şimdi bize vatanın kıymetini hatırlatıyor,” diyorum. Yün çorabı onlara verirken, “Bu çorap, bir kadının duasıyla örüldü; o dua hâlâ burada,” diyorum. Toprağı avuçlarına koyarken, “Bu toprak, şehitlerimizin kanıyla sulandı; onların aziz hatırası burada yaşıyor,” diyorum. Her anlatışta, dedemin sesini duyar gibi oluyorum; onun heyecanı, onun gözlerindeki ışık, bana miras kaldı.
Bugün, Çanakkale’den bugüne uzanan bu hatıralar, sadece bizim ailenin değil, bu toprakların ortak hafızasıdır. Dedelerimizin, ninelerimizin anlattığı her hikâye, birer nakış gibi işlenmiştir. Bu nakış, nesilden nesile aktarılırken, vatan sevgisi de büyür. Ben de bu emanetleri, torunlarıma teslim ederken onlara şunu söylüyorum: “Unutmayın, bu topraklar kolay kazanılmadı. Her karışında bir kahramanın izi var. Siz de bu izleri taşıyın; çünkü bu izler, bizi biz yapan değerlerdir.” Çanakkale, bir savaş değil; bir dirilişin adıdır. Ve o dirilişin sesi, dededen toruna, hep aynı tınıyla yankılanacaktır.
Sizin de bir hikâyeniz var mı?
Gazi, şehit yakını ya da bir asker anısı taşıyan herkesin hikâyesi değerlidir.
Diğer hikâyeler